Acıtan Şeyler


İçimde bir şeyler yolunda gitmiyor. Bir şeyler buluyorum huzurumu bozacak. Kendime işkence etmeyi seviyorum galiba. Hadi doğrusunu söyleyeyim; bunu yapmaktan hiç keyif almıyorum. Ama bir şekilde yapıyorum. Sanırım kendi sınav kağıdımı kendim hazırladım ben. Puan da veremiyorum kendime. Çünkü yeterince objektif olamam. Kendimden yoruldum ben galiba. Evet, evet kendi kendimi yordum ben. Peki bu işin içinde nasıl çıkarım ya da çıkabilir miyim? Sanırım hiçbir şekilde bu işten kendimi kurtaramam. Dünya dertlerimi içine sığdıracağım kadar büyük ve olaylarla dolu.

Küs olmayı sevmiyorum. İnsanlarla küs kalamıyorum ben. İçim kırılıyor. Kızgınlıkla hareket ediyorum ve daha çok kırılıyorum. Ağlayasım geliyor. Sanki içimde bir şeyler ölüyor ve buna engel olacak gücü kendimde bulamıyorum. Sanki bir daha kalbim atmayacak, ruhumda çiçekler açmayacak... Sanki ben bin kez öleceğim ve ruhum kaybolacak. Nefes al, nefes ver; hiçbir yolun sonu değil. Ama şimdi sonundaymışım gibi bütün yolların. Sanki girdiğim her sokak çıkmaz.

Acı çekiyorum. Ruhum sancıyor. Ölüm damarlarımda geziyor. Yaşamı bulamıyorum, kokusunu alamıyorum uzun zamandır. Zihnim acıyor. Yutkunarak tükettim hayatı. Soluksuz kaldım. Peki bir gün başaracak mıyım? Yani ben de sıradan insanlar gibi sıradan şeyler yapıp sonunda ölebilecek miyim? Yoksa yine kendimi üzecek bir sebep bulacak mıyım? Kendimi bir çıkmazdan öbür çıkmaza mı sürükleyeceğim? İlelebet. Bunu istemiyorum. Değişmek istiyorum; kendimi unutmak. Nasıl bir "ben" hayal ediyorum biliyor musun? Sadece kendini ölmeden öldürmeyen. Biliyorum yitip gideceğim. Değişmeyeceğim çünkü biliyorum. Böyle kalacağım. Uzun zamandır değiştiğim son halime takılı kaldım. Bu kendimi hiç sevemedim ama böyle olmaktan ve düşüncelerimden kurtulamadım. Kendi hapishanemi yarattım ve müebbeti verdim. Sanırım ölmekten kurtulamayacağım.

Vaktiyle kurduğum hayallerin altında eziliyorum. Artık hayal kurmak istemiyorum. Çünkü onları gerçekleştiremeyecek kadar güçsüz olduğumu biliyorum. Hayal kurmayalım şimdi; gerçekten hepsi gerçekleşmeyecek  kadar güzeldi. Daha fazla hayal kurmazsam daha fazla zayıf hissetmeyeceğimi bildiğim için hayallerimi terk ediyorum. Onlar bana acı veriyor. Bu son yazım mı olacak? Hayır. Bunu görebileceğinizi bile düşünmüyorum.* Çünkü gerçekten içimde bir şeyler kırıldı ve ben onları bir araya getirip paylaşmak isteyeceğimi sanmıyorum. Sanırım bir süre ölü taklidi yapacağım ya da öleceğim; kim bilir.

*Bir Haziran gecesiydi, geldi geçti.

SIR değil: Kendime rağmen bunu yaptım.


Tersine Dönmüş Kara Delik ve Hız Treni


"İçimdeki bu öfkeyi yok edemiyorum, Dedektif. O kadar öfkeliyim ki, çığ gibi büyüdükçe büyüyor. İçimde tutamıyorum, kontrol edemiyorum. Her şeyi herkesi kırıp parçalamak istiyorum. Çok öfkeliyim. İçimde bir karanlık var diyemem Dedektif, içimde tersine dönmüş bir kara delik var. Her şeyi dışarı fırlatmak istiyorum."
Gözlerini kısıp bana baktı. 
"Neden ağlıyorsun?"
Boğulacakmış gibi oldum. Kelimelerim birbirine dolanıyordu.
"Çünkü... Gerçekten bilmiyorum. İçimde bir şeyler kırılmış olabilir ve bu..."
Başını eğdi ve "Devam et lütfen." dedi.
Burnumu çekip başımı iki yana salladım. Ellerimi yumruk yapıp çabucak gözlerimi sildim.
"Bunu tarif edebilecek bir kelimem yok."
İnanmayan gözlerle bana baktı.
"Oysaki çocukken okul çantanda dört tane sözlük taşırdın." dedi.
"Böyle biri olmaktan nefret ediyorum, hep ettim. Bir şeyler var yolunda gitmeyen. Çözemiyor, ne olduğunu bulamıyorum. İçimde bir şeyler ölüyor, Dedektif ve ben bunu durduramıyorum. Hız trenine binmişim de kontrol bende değilmiş gibi. Ya trenden atlayıp öleceğim ya da hiçbir şey yapmadan durmasını beklerken acı çekeceğim." diye hızlıca konuştum.
"Seni anlamadığımı söyleyemem. Aynı trendeyiz ve ben o kara delikten doğdum." dedi.
İşte bunu merak ediyordum. Dedektif, o kara delikten doğmuştu. Bana biraz bilgi verebilir, diye düşündüm ve merakla sordum.
"Orada tam olarak ne var?"
"Çok güzel şeyler var; çok kötü şeyler olduğu gibi."
"Peki hangisi daha fazla?"
"Sana sayısal veriler vermem zor. Biliyorsun, sayısalımız pek iyi değil." dedi.
"Ama görsel hafızamız iyi."
"Beni yakaladın." diye güldü.
Ona bakmayı durdurdum, umutsuzca.
"Orada ne kadar olduğunu söyleyemem Suçlu, sana ne kadar olduğunu söyleyemem. Çünkü ben de bilmiyorum. Bunu bizim için sen keşfetmelisin."
"Nasıl?"
"Neden şöyle yapmıyorsun; bir gün istemesen de orayı keşfedeceksin ama belli ki şimdi değil, zamanı gelmemiş. O yüzden neden bırakmıyorsun?" diye sordu.
"Bırakmak istiyorum. Başka biri olmayı. Ama bunda pek başarılı olamadım. Sayısız denemelerim başarısızlıkla sonuçlandı."
"Ne demiş Samuel Beckett: "Hep denedin. Hep yenildin. Olsun. Yine dene. Yine yenil. Daha iyi yenil." "
"Yenileceğini bildiğin savaşa girer misin?"
Omuz silkti.
"Neden olmasın? Yapacak daha iyi bir şeyim yok ya."
"Mantıklı." diye mırıldandım.
"Neye öfkelisin?" diye sordu bu kez.
"Kendime, insanlara, kitaplara, filmlere, gezegene, rüyalara, gerçeklere... Her şeye. Her şeye."
"Neden?"
"Bilmiyorum. Sanırım beni kırdıkları için."
"Seni kırmalarına izin verme." dedi.
Başımı iki yana salladım.
"Buna nasıl izin vermem? Bir kitabın ilk sayfasına dokunduğum anda teslim oluyorum ben." dedim.
"Seni kırmalarından haz alıyorsun değil mi?" diye güldü.
Onu sadece gülerek yanıtladım.
"Dert etme." dedi, "Gülmek kadar ağlamak da ihtiyaç, kırılmak da!"
"Haklısın." dedim, "Belki de bunu kabullenmeliyim." diye başımı salladım.

Bazen gerçekten o kadar haklıydı ki zihnimi açıyordu. Üzülmek de yaşama dahildi işte. Diğer her duygu gibi öfke de hissedilmesi gereken bir duyguydu. O halde kendimi ve insanları kabullenecektim, o kitaba dokunacaktım, o filmi izleyecektim, rüyaları ve gerçekleri görmeye devam edecektim ve böylece daha iyi yenilecektim. Belki bir gün yenecektim. Ama şimdi değil. Gelecekte bir gün. Bugün ise kendi isteğimle yeniliyorum.

İçimdeki Dedektif


Güney Kore Dizi Önerileri


Uzun zamandır yapmak istediğim bir şeyi yapıyor ve sizlerle Güney Kore'nin en sevdiğim ve en iyi olduğuna emin olduğum dizilerini sıralamasızca paylaşıyorum. 1 numaradaki dizi gerçekten de 1 numarada olmayı hak ediyor. Diğerleri ise 2. olmakla yarışır diyebilirim. O yüzden onları karışık sıralamayla koydum. Diziler hakkında çok fazla bilgi vermeyeceğim. Konusunu merak edenler benim de yaptığım gibi Google'da aratabilir. Kopyala yapıştır bilgiyi blog formatıma uygun bulmadığım için sadece birkaç cümle ile o dizinin bana ne ifade ettiğini paylaşacağım sizlerle. Bunlar yorumdan ziyade bana düşündürdükleri olabilir. 

1 Numara: Descantes of the Sun


Bu diziyi şimdiye kadar en az üç kez izledim. O kadar komik ve bunun yanı sıra dram, aksiyon sahneleri var ki izlemelere doyamadığım bir dizi olarak benim gönlümde her zaman birincilik tahtının sahibi olacak. Şu an yeniden açıp izleyesim geldi. Özellikle final bölümü gerçekten çok iyi ve tatmin ediciydi. Karakterlerin aralarındaki diyaloglar, durumlar o kadar güzeldi ki... Üstelik çoğu bölümü Güney Kore dışında başka bir ülkede geçiyordu. Oranın havasını çok iyi yansıtmışlardı. Ben çok severek izledim ve kendisini tekrar tekrar izletme potansiyeline sahip bir dizi.

2 Numara: Another Miss Oh

Gerçekten en iyi diziler arasındaki yerini hak eden bir dizi. Çünkü aşkı öyle farklı bir tarafından tutup işlediler ki ben bile şaşırdım. Özellikle erkek başrolün yaptığı iş ses efektleriyle ilgiliydi ve benim merakımı gerçekten körüklemişti. Komik ve aşırı dram dolu sahneleri olduğu için çok sevmiştim. Hatta şu an bu yazıyı bitirdiğim gibi yeniden başlayacağım bu diziye.

3 Numara: Fight for My Way

Ah Fight for My Way, bu diziyi iki kez izlemiştim. Arkadaşlıkla birlikte aşkın en zarif en tatlı halini işlemiş bir diziyle karşı karşıyayız. Aştan ziyade arkadaşlıkları çok hoşuma gitmişti. Sonrasında aşka dönüşen bu arkadaşlık yerini daha da güzel bir şeye bırakmış oldu. Çokça komik sahneleri mevcut ve o kadar samimi bir iş çıkmış ki ortaya hala özler dururum. Bitmemesini istediğim dizilerden biriydi kesinlikle.

4 Numara: Goblin

Gelmiş geçmiş en iyi Güney Kore dizilerinden birisinden bahsedeceğim. O kadar farklı bir konusu ve çekici karakterleri var ki anlatamam. Gerçekten. Ama azıcık anlatmaya çalışacağım. Tarihi sahneleri ilgimi oldukça çekmişti. Biraz da fantastik olması, evet evet fantastik olması fazlasıyla ilgimi çekmişti. Bu yüzden Güney Kore dizilerinden konusu, senaryosu ve karakterlerinin samimiyeti bazında düşünecek olursak kesinlikle izlenmesi ve hafızalara kazınması gereken bir dizi Goblin.

5 Numara: Romantic Doctor Teacher Kim

Bu dizi sadece bir tıp dizisi değil. İnsan ilişkilerini o kadar güzel irdeliyor ki hayran kalmamak elde değil. Bir diğer hayranlık duyduğum şey, daha doğrusu kişi ise kesinlikle fotoğrafta en solda bulunan erkek karakter, yani Kim Hoca. Daha önce onun gibi bir doktoru kesinlikle görmediniz. Bu yüzden izlerseniz siz de benim gibi ona hayran kalacaksınız. Dramı ve gizemi oldukça iyi işleyen bu dizi kesinlikle en iyiler arasındaki yerinin hakkını veriyor. Dizinin 2. sezonu da var ve ben henüz 1.sezonun sonlarındayım. Bir yerde 2. sezonunun sahnesine tesadüf etmiş ve meraklanarak izlemeye karar vermiştim. 1. sezonunu bitirmeden önerdiğime göre çok iyi bir dizi olmalı, diye düşünmüyor musunuz? Evet, gerçekten de öyle.

6 Numara: Dream High

Biraz eski bir dizi diyebilirim. Gençlik dizisi olduğunu fotoğraftan siz de anlamışsınızdır. Ama kesinlikle sıradan bir gençlik dizisi değil. İçinde çok güzel duygular, arkadaşlıklar, müzikal ve okul hayatı bulunduran naçizane dizilerden birisi. Bu diziyi minimun iki kez izledim, daha fazla izledim mi tam olarak hatırlamıyorum. Ama beğeneceğinizden çok eminim. Zaten Güney Kore dizisi izleyenlerin birçoğu kesinlikle bu diziyi izlemiştir diye düşünüyorum.

Bonus: Playfull Kiss

Bu diziyi bonus olarak koydum çünkü benim izlediğim ilk Güney Kore dizisi tahtının sahibi. Ancak tek sebebi tabi ki de bu değil. Çünkü en iyi diziler arasına kesinlikle girer. Diziyi herhalde iki kez izlemiştim diye hatırlıyorum. Romantik komedi tadında oldukça şirin bir dizi. Bana Güney Korelilerin ne kadar sempatik olduğunu göstermiş bir dizidir ayrıca.

*

Ben de bir diziyi sevdim mi iki kereden az izlemeyi beceremiyorum sanırım. Ayrıca bir şeyi daha söylemek istiyorum. Güney Kore senaristlerini gerçekten çok seviyorum. Çünkü sürekli yeni dizi yazıyorlar ve hayal güçleri tükenmiyor. O kadar farklı senaryolar izledim ki şimdiye kadar, hayran kalmamak imkansız. Bölüm sayıları 16, 20, 25 aralığında falan oluyor genellikle. Bir bakıma da bu yüzden taze tutabiliyorlar kendilerini. Bölüm süreleri de 45 dakikayla 60 dakika arasında değişiyor. Bizim televizyon dizilerimiz kendilerini tüketirken, Güney Kore dizileri kendilerini yenileyip daha da farklı, güzel ve çeşit çeşit konulu senaryolarla karşımıza çıkıyorlar. Birçok ülkeden dizileri takip ediyorum ama Güney Kore dizilerini izlememdeki en önemli sebepler bunlar. Umarım önerilerim ve bahsettiğim şeyler hoşunuza gitmiştir. Bugün blogumda bir ilki gerçekleştirmiş oldum: dizi önerisi. Bakalım aralarından hangisini veya hangilerini izlemeye karar vereceksiniz. Yoksa çoktan izlediniz mi?
Güney Kore Dizi Önerileri

Amelie'siz bir yazı mı? Yok daha neler!


Gri Balık


"Dünya'nın sonu değil." (Ne güzel bir cümle!)

Bir şeyleri ucu ucuna kaçırmak... "Çırpınma, zamanı geriye saramazsın." diyerek laftan anlamamak, 'isteyince hemen olsun'culardan olmak hiç hoş şey değil. Çünkü bazen savaşmak zorundasın. Bu kelimeyi ne kadar sevmesen de hayatta kalmak için bunu yapmalısın.

Aklımdaki tüm düşünce düğümlerinden kurtulmak istiyorum. Böyle bomboş bir beyin istiyorum bazen. Çok mu abarttım bilmiyorum ama gerçekten düşünmekten ölecek gibi hissediyorum. Bırak yarın yarında kalsın lütfen. Fazlası zarar. Ortasını bulmak lazım.

Gri ol, gri ol, gri...

Bugün, yıllar sonra gerçekleşeceğini hissettiğin bir görüntü belirdi zihninde. Acı istiyordun, acı sana yaşadığını hissettirecek mi sahiden? Nasılsın? En azından boşlukta mı değilsin? Bu acı da fazla dolup taşmadı mı zihninden? Orta yolu yıllar sonra bile bulamadın, değil mi? Çünkü sen hiçbir zaman ortası olamadın bir kitabın. Ya başındaydın hayatın ya sonunda... Sen hep gri olmak istedin ama gri olamazsın. Tüm renkleri taşırsın. Çünkü sen uçurumsun. Ya atlarsın ya düşersin. Seç birini. Geri dönüşü yok. Düşersen yüzemezsin ama atlarsan balık olursun.


Heyecanlı olduğumda bildiğim bütün kelimeleri kullanmak istiyorum. Evrendeki bütün lisanları öğrenip, bütün canlılarla konuşmak istiyorum. Böyle dünyam çoğalsın istiyor hiçbir cümleye sığamıyorum. Cümlelerim arttıkça kaybolmuyor, yeniden var oluyorum. Çok garip bir coşku bu!


Belki de hayal ettiklerin hayal ettiğin gibi değildir.

Rüyamda beş yıl önceki kendimin yanına gittim ve ona dedim ki: "Bildiğini okumaya devam et. İyi gidiyorsun." O, sadece gülümsedi. Bense daha fazla şey söylemek isterken neden sadece o cümleleri kurduğumu sorgulayarak geri döndüm. Hiçbir şey değişmedi; her şey aynı. Sanırım tam da böyle olmasını istemiştim. Çünkü pişmanlıkla hayat geçmiyor. Değiştireceğiniz her şey sizi ummadığınız kötü bir noktaya götürebilir ve bu daha fazla pişmanlık demek. Şu an olduğunuz noktaya gerçek duygularınızla geldiyseniz pişman olmak için hiçbir gerekçeniz yok. Bu yüzden bildiğinizi okumaya devam edin, iyi gidiyorsunuz. İyi gitmediğinizi düşünüyorsanız bilmediğiniz şeyleri okuyarak öğrenmeye başlayın ve bilmediklerinizi bildikleriniz haline getirin. Böylelikle beş yıl önceki halinize giderseniz sırtını sıvazlamanıza bile ihtiyacı olmaz.
Kabukta Yaşam
SIR: Hayatta en çok ihtiyaç duyduğumuz şey yine kendimizdir.



Çok İyi Diziler Neden Çok Kötü Finaller Yapar? Son Zamanların En Çelişkili Finali: Game of Thrones


Game of Thrones, Lost, Dexter, The Vampire Diaries... Bunlar dizi tarihinin en kötü finallerini yapan dizilerden sadece birkaçı. Ama şimdi sadece Game of Thrones'tan bahsedeceğiz. Bildiğiniz üzere dizi bir süre önce final yaptı. Uzun bir süre oldu diyebiliriz. Buna rağmen şu an anladığınız üzere bazılarımız etkisinden hala kurtulamadı. 






Aklımızı kurcalayan bir soru varlığını sürdürüyor: "Yıllarca kendisini izletmeyi başarmış bir dizi neden bu kadar kötü bir final yapar?” Böylesine büyüleyici bir dizinin tüm başarısını finaliyle yok sayamayız elbette. 
Üstelik iki sezon arasındaki uzun bekleyiş bile bizi yıldıramadı. O kadar bağlandık ki aklımızın sınırlarını zorlayan teoriler bile ürettik. Bazen tutturduk ama çoğu zaman yanından bile geçemedik. 






Buna rağmen Game of Thrones saçmalık derecesinde kötü bir finali kendisine layık görerek dizi tarihinin en kötü finalleri arasına adını yazdırdı. Hem de altın harflerle. Hatta kendisine "En Kötü Final Yapan Dizi" tahtının sahibi bile diyebiliriz. 






Bir hikayenin mutlaka bir amacı vardır ve o amaca ulaşması gerekir. Tüm yazarlar ve senaristler bilir ki amacına ulaşmayan hikaye tutarlığını kaybeder ve başarısız olur. Senaryonun da karakterlerin de amaçları vardır ve bu bir anda yok sayılamaz. Eğer yok sayılırsa mantığını kaybeder. 







Öyleyse çok iyi yapımlar bunu neden yapar? Hazır olun. Çünkü bir soru diğerini doğurur. 



Unutulmaz olmak için mi? Kulağa mantıklı geliyor. 






Daenerys Targaryen onca yolu ölmek için mi yürüdü? Bu kadar basit değil diye düşünmek isterdim ama sonuç buraya varıyor. 



Seneler süren Demir Taht'a yürüyüşünü, kendisini kaybederek insanları katledip hem de onu en çok seven kişi olan Jon Snow tarafından öldürülmesi için mi izledik? Deli Kral olarak anılan babası gibi olmayacağını söylemiş ve tahta yürümek yerine çok kıymetli vaktini ve askerlerini köleleri kurtarmak için harcamış olan bir insandan bahsediyoruz. 








Finalde izlediğimiz Daenerys kesinlikle başka birisiydi. Senarist sezonlar boyunca işlediği karakteri unuttu ve finale başka bir Daenerys yerleştirdi. 






Güçlü ve akıllı bir kraliçeden Deli Kraliçe'ye dönüştürüldü. Oysaki Daenerys finale kadar başına gelen her şeyle mücadele edebilmiş bir kadındı; onca şeyi başardıktan sonra delirip kendini kaybedecek bir kadın değildi. 





Ne oldu da teslim olan insanların üstüne ejderhasıyla ateş püskürtüp katleder oldu? Buna ejderhalarından birinin daha ölümünün sebep olduğunu düşünmek istesem de pek mantıklı gelmiyor. Duyduğu acı bile bir anda karakterinden vazgeçip başka birine dönüşmesini açıklayamıyor. 





Amaca göre Daenerys ve Jon Demir Taht'ın ortak sahibi olarak Yedi Krallık'ı yönetmeliydi. Her şey bunu işaret ediyordu. Biz Yedi Krallık'ı yönetip çoluk çocuğa karışmalarını beklerken ikisi de tahtın sahibi olamadı. 




Bir dakika! Yoksa biz Jon Snow'un Aegon Targaryen olma yolculuğundaki hikayesini de mi boşuna izledik? Başladığı yere geri dönsün diye mi? Yıllarca Jon Snow'un gerçekte kim olduğunu merak ettik. Geçmişe gidip gelerek bir sürü sahne izledik ve sonunda kendisinin Yedi Krallık'ın gerçek sahibi Aegon Targaryen olduğunu öğrendik. Haliyle de tahta oturmasını bekledik; tahtın diğer sahibi olan Daenerys Targaryen'ı öldürüp Night Watch'a sürülmesini değil! 



Her şey Üç Gözlü Kuzgun Bran Stark'ın Yedi Krallık'ı yönetmesi için miydi? Zaten Üç Gözlü Kuzgun olmuşsun daha ne istiyorsun? Tüm zamanları ve mekanları görebilmesi yöneticilik yetisinin olduğu anlamına gelmiyor. Ne yazık ki Bran'la o Yedi Krallık'ın yedisi de çöker. 







Dünya seni bu çelişkiyle hatırlayacağına unutsun daha iyi. Sorun mutlu ya da mutsuz final değil; esas amacından sapmış ve kibrine yenilmişliğin finali olması. Game of Thrones sırf unutulmamak adına ardında bıraktığı bu kötü finaliyle hatırlanmaya devam edecek; mantıksızlığıyla birlikte. 





Yine de sezonlarca bizi tatmin etmeyi başarmış bir diziden bahsediyoruz. Finaliyle kötü hatırlayacağımız bir dizi olmasını istemezdik. Yeni bir final çekmeleri dahilinde bu sonu unutmayı kabul edecek çok fazla insan olduğunu biliyorum. Ama bu sadece bir hayalden ibaret! (Meğer biz Game of Thrones'u bitirmeden onlar aynı evrende geçen yeni bir dizi projesi için kolları sıvamış bile.) 





Dragon bile bu kötü sona tepkisini koydu ve ateşiyle Demir Taht'ı yok etti. Nihayetinde ortada taht falan kalmadı. Amaç hiçbir şey değilse bile bu Demir Taht'a sahip olabilmekti. 






Cercei cadısı bile yıllarca hüküm sürdü ama Daenerys ve Jon böyle bir finale kurban gitti.


Game of Thrones'un unutulmaz olmak için kötü bir final yapması gerekmiyordu. O zaten ne yaparsa yapsın unutulmaz olacaktı. Çünkü çok iyi bir hikayesi vardı. İlk bölümünden itibaren bunu çok iyi işledi. Bunca birikim ve tecrübeye rağmen hırslarının esiri oldu. Bu yolda hikayesini, karakterlerini ve hatta seyircisini bile kurban etti. Akıllarımızda hep şu şekilde kalacak; unutulmamak için kendisiyle çelişen bir dizi olarak.


Kibritlerin Yanışı


"Kalbim yanıyor, Dedektif."
"Sana da merhaba, Suçlu!"
"Merhaba, Dedektif! Sen de hissediyor musun bu yanışı?"
Başını salladı.
"Gittikçe harlanıyor."
"Yine ne sakarlık yaptın da tutuşturdun kendini? Kaç kez kibritle oynamayı bırakmanı söyledim! Çocukluğundan beri bırakamadın şu alışkanlığını."
"Ama çok eğlenceli. Kibriti kutusunun üstüne diklemesine yerleştirip baş parmağımın yardımıyla işaret parmağımla hızla vurduğumda havada uçarak yanışını görmek müthiş!"
"Sen yanmayı ona sor."
Afalladım.
"Kalbine mi nişan aldın?"
"Ben değil, Dedektif."
"Kim?"
"Herkes. Dünya'da yaşamış ve yaşayacak bütün insanlar. Hepimiz birbirimize nişan aldık. Bazen gülümsüyoruz. Yüzümüze yayılan o birkaç saniyelik naif gülümsemede kalalım istiyorum. Fakat zaman belki de durmayan tek keskin şey. Saniyeleri tutabilseydim ne kıymeti olurdu, değil mi? Zamanın önüne geçemem, saati durdurabilsem bile bütün saatleri durduramam. Bütün saatleri durdursam da zamanın aslında saatle bir ilgisi yok."
"Neyle ilgisi var?"
"Zamanla. Sadece zaman."
İçimdeki Dedektif

Düşler Ülkesinden Kalkan Realizm Treni

"Umutsuzluğa düştüğümde oradan çıkamıyorum, Dedektif. O kadar derin, o kadar dipsiz ki bir bataklık gibi çektikçe çekiyor içine beni. Ben buradan çıkamıyorum. Her yerim çamur oldu. Hayatımın sonuna kadar burada kalacakmışım gibi. Ölmek istiyormuşum gibi çırpınmıyorum üstelik. Beni buradan ne kurtarır bilmiyorum, kurtulmak istiyor muyum bilmiyorum. Dedektif, ben artık kendimi tanımıyorum. Uzun zamandır yabancılık çekiyorum kendime. Sanki başka biriyle karşılaşmışım gibi. Sanki bu yüzümle ilk kez bakışmışım gibi."

Boğazını temizledi ve konuşmaya başladı. 

"Seni o kadar iyi anlıyorum ki... Çünkü kendini bana çok iyi anlattın. Sen kendi hayatına suçluluk duyuyorsun, Suçlu. Sen her zaman suçlu hissettin. Bu gün yüzüne çıkınca da kaçtın. Ama ne kadar hızlı koşarsan yolunun üstündeki bataklığa düşmen de o kadar kolaylaşır. Şimdi o bataklıktan çıkma vakti mi bilmiyorum. Sanırım henüz vakti değil. Bir gün çıkar mısın onu da bilmiyorum. Çünkü senin bu umutsuzluğun beni de o bataklığa çekiyor."
"Seni korumak isterdim." diye mırıldandım. 
"Gücün mü yok?" diye keyifsizce yanıtladı beni. 
"Yok." diyebildim sadece. 
"Bence var da kullanmak istemiyorsun." diye diretti. 
"Mana, Dedektif. Elim kolum oraya çarpıyor. Ben de istemezdim böyle olsun."
"Ne isterdin?"
"Birkaç sene evvelki halime dönmek isterdim. Her şeyden bi'haber yaşayan, o yüzünde canlılığı biriktiren insanı şimdiye taşımak isterdim. Şu yaşımda o olayım isterdim. Umutlu bir insandı. Ah epey de severdi umudu; ekmesini, biçmesini, sürmesini... Ama şimdi bu insan bir bataklıkta çürüyen bir kişiden öteye gidemiyor."
Bir süre düşündükten sonra konuşmaya başladı.
"Biliyorum, hiçbir şeyde mana göremiyorsun. Hayatın kavramını şu yaşında beyninde yaşayıp bitirmişsin. Sana devam et diyemem. Ama böyle bir insan olmayı bırak da diyemem. Sen böylesin. Daha fazlası değil, daha azı hiç değil. Olmadığın biri gibi davran da diyemem, en fazla birkaç günlük bir reçete olur. Sonra sen yine aynı haline dönersin. O yüzden sana bu kez kızmıyorum. Bırak bakalım neler olacak. Ölmez de sağ kalırsak yine konuşalım." diye bitirdi konuşmasını. 
"Teşekkür ederim. Seni seviyorum. Beni anladığın için. Beni her zaman anladığın için."
"Unuttun mu?"

Kafamı aşağı yukarı sallayıp onayladım. Bir anlığına onun ben, benim o olduğumu aklımdan çıkarmış ve ona benden bağımsız bir insanmış gibi davranmıştım. Ama çoğu insandan daha faydalıydı. Bu yüzden onu gerçekten seviyordum ve ona gerçekten minnettardım. Her zaman.

Fısıldadı: 
"Aramızda kalsın ama ben de seni seviyorum."

Ama'dan sonra hep olumsuz cümleler kurulacak değil, diye düşündüm. Hayatın bir yerinde olumlu şeyler saklıydı. Belki de onları yanlış yerde aradım bunca zamandır. Belki de negatifin altına saklanmış bir pozitif vardı ve ben onu bulmalıydım.

Gerçek dünya bana hayallerimden vazgeçmemi söyledi. Bunu o kadar sık yaptı ki sonunda vazgeçtim. Ama enteresan olan şu ki sonrasında bile bunu yapmaya devam etti. Olur da ben yine aklımı hayallerimle yitirirsem diye durmadan bana gerçekleri göstermeye devam etti. Sana bir sır vereyim mi? Bir yanım hala düşler ülkesinde ama diğer yanım Realizmin yolunu bitirmiş bile.

İçimdeki Dedektif

SIR: En büyük sırlar,saklanmayanlardır.

Çok İyi Diziler Neden Çok Kötü Finaller Yapar? Son Zamanların En Çelişkili Finali: Game of Thrones

Game of Thrones, Lost, Dexter, The Vampire Diaries... Bunlar dizi tarihinin en kötü finallerini yapan dizilerden sadece birkaçı. Ama şim...

Popüler Yayınlar